-
Melih Meriç
Tarih: 02-09-2025 14:07:00
Güncelleme: 02-09-2025 14:07:00
Bir ülkenin geleceği, çocuklarının aldığı eğitimle şekillenir. Oysa bizde eğitim sözcüğü telaffuz edildiğinde akla ilk gelen şey, fırsat eşitliği değil; velilerin cebinden “bağış” adı altında zorla çekilip alınan kayıt paraları oluyor. Her yeni kayıt döneminde sahneye çıkan bu manzara, yalnızca ailelerin bütçesini değil, kamusal eğitimin temelini de sarsıyor.
Bir çocuğun okula adım atması umutla dolu bir başlangıç olmalıydı. Fakat birçok aile için o kapıdan içeri girmek, binlerce liralık bir bedeli ödemek anlamına geliyor. Asgari ücretle geçinmeye çalışan bir ailenin, çocuğunu devlet okuluna kaydettirebilmek için aylarca çalışmak zorunda bırakılması hangi adalet anlayışına sığar? “Zorunlu değil, bağış” denilerek süslenen bu düzen, aslında gönüllü bir destek değil; açıkça dayatılmış bir haraca dönüşmüş durumda. Çünkü çocuğun hangi sınıfta, hangi öğretmenin yanında okuyacağı bile bu paraların gölgesinde belirleniyor.
İktidar yıllardır aynı cümleyi tekrarlıyor: “Kayıt parası alınamaz.” Gerçek ise farklı: Alınıyor. Hem de gizlenmeden, herkesin bildiği bir sır gibi. Bu durum yalnızca ekonomik bir yük değil; kamusal eğitimin bilinçli biçimde aşındırılmasının da resmi. Eğitim hakkını savunmak yerine yükü velilerin sırtına yıkan bir anlayış, aslında parasız eğitimi anayasal bir hak olmaktan çıkarıyor.
Peki bu paralar nereye gidiyor? Asgari ücretle geçinen bir baba düşünün… Önce okul kapısında “kayıt parası” adı altında ödeme şart koşuluyor. Ardından kırtasiye masrafları; defter, kalem, çanta… “Bu kitaplar yetmez, kaynak kitap almak zorundasınız” deniyor. Sonrasında etkinlik ücreti, sınıf aidatı, katkı payı… Çocuğunu okutmak isteyen baba, daha okul başlamadan maaşının yarısını kaybediyor. Şimdi soralım: Böyle bir yükün altına giren aile, evladını nasıl okutacak? Bu ülkenin çocukları, eğitim hakkına erişmek için neden bu kadar ağır bir bedel ödemek zorunda kalıyor?
Sorunun kökünde yalnızca bütçe eksikliği değil, aynı zamanda zihniyet meselesi yatıyor. Devlet, çocukların eşit koşullarda eğitim görmesini sağlamak yerine, sorumluluğu velilere devrediyor. Böylece kamu, eğitimden elini çekiyor; eşitlik ilkesi kâğıt üzerinde kalıyor. Oysa eğitim yalnızca bireysel bir fırsat değil; aynı zamanda toplumun geleceğine yapılmış ortak bir yatırımdır. Bir ülke çocuklarını hangi şartlarda eğitiyorsa, aslında kendi kaderini de o şartlara mahkûm ediyordur.
Buradaki en büyük tehlike, toplumun bu tabloya alışmasıdır. Normalleştikçe sıradanlaşır, sıradanlaştıkça vicdan körelir. “Herkes veriyor, biz de verelim” düşüncesi, kamusal eğitimin altını oyan sessiz bir rızaya dönüşür. Oysa hatırlamak gerekir: Eğitim bir lütuf değil, bir imtiyaz hiç değil. Eğitim, her yurttaşın hakkı; her çocuğun geleceğe açılan kapısıdır.
Ve unutmayalım: Bir toplumun geleceğini belirleyen şey, gökdelenlerin yüksekliği ya da bütçe rakamlarının büyüklüğü değildir. Onu ayakta tutan, okul sıralarında oturan çocukların eşitliğidir. Eğer o sıralar “bağış” adıyla satılıyorsa, yarının ülkesini şimdiden ipotek etmişiz demektir.
Çünkü parayla alınan eğitim, cehaletin yeni adıdır; eşitlikle sunulan eğitim ise özgürlüğün ta kendisi!