içerik yükleniyor...Yüklenme süresi bağlantı hızınıza bağlıdır!

DÜNYA GIDA GÜNÜ VE ÖNEMİ

Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü (FAO), 1945’te kurulduğu tarih olan 16 Ekim’i her yıl Dünya Gıda Günü olarak kutluyor. FAO tarafından belirlenen bir tema çerçevesinde yapılan Dünya Gıda Günü etkinliklerinde; gıda üretimi, tüketimi ve gıda güvencesine ilişkin konular gündeme taşınarak bugün de büyük önem arz eden açlık ve gıda israfı konularına dikkat çekilmeye çalışılıyor.

Bu yılın teması da ‘Sağlıklı beslenme ile açlığa son verilmiş bir Dünya’ tüm Dünya da gıda günü etkinlikleri bu tema çerçevesinde yapılıyor.

Geçtiğimiz yıl Sıfır açlık teması ile yapılan etkinliklerde bu hedefin zorluklarından bahsetmiştik, 1 yıl içerisinde durum daha iyiye gitmedi, hatta arap ve afrika kıtalarındaki politik ve askeri gelişmeler tabloyu daha da karamsar hale getiriyor.

Yetersiz beslenmenin yaygınlığıyla ölçülen açlık eğilimi dünya genelinde son 10-20 yıldır istikrarlı bir düşüş göstermekle birlikte, 2015’te bu durum tersine dönmüş ve açlık eğilimi son üç yıldır yüzde 11’in biraz

altında bir seviyede seyretmiştir. Bu sırada açlık çeken insan sayısında hafif artış yaşanmıştır. Sonuç olarak, 2018’de dünyada hâlen 820 milyondan fazla insan açlık çekiyordu. Bu durum, 2030 yılına kadar Açlığa

Son hedefine ulaşmanın ne kadar güç olduğunun altını çizmektedir.

Her 5 saniye de 1 bebek açlıktan ölmekte. Bu durum neoliberalpolitikalaların, en temel problem olan açlığı bile çözmekte ne kadar aciz olduğunu gösteriyor. Gelirin eşit ve adaletsiz paylaşıldığı, yaşayan tüm canlılara yetecek kadarından çok daha fazla biyokütleye ve içilebilir suya sahip olan dünyamızda açlığın ve içilebilir su kıtlığının hiçbir şekilde açıklaması olamaz. Şu an 150 milyondan fazla çocuk açlık kaynaklı ölümün pençesinde ve çoğu afrikalı, asyalı Müslüman çocuklar bunlar. Müslüman ülkeler son 5 yılda savaşa ayıracağı bütçeyi gıda tarım ve hayvancılığa ayırsaydı tüm Dünyanın taze gıda tedarikçisi olurdu, Dünyada ve ülkemizde açlık bir daha sorun olarak önümüze çıkmayacak şekilde tarih olurdu. Sorunun çözümü de aslında çok zor ve karmaşık değil ama kronik kötü yönetim sarmalından çıkamıyoruz.

 Sorun üretmekte değil paylaşmakta.. Adil paylaşmamakta.

Bir yanda açlık varken gıda yı ilgilendiren diğer bir konuda her geçen gün artan ve halk sağlığını önemli düzeyde tehlikeye sokan obezite.

Fazla kiloluluk ve obezite tüm bölgelerde, özellikle okul çağındaki çocuklar ve yetişkinler arasında artmaya devam etmektedir. 2018’de beş

yaşın altında 40 milyon çocuğun fazla kilolu olduğu tahmin edilmektedir. Ayrıca, 2016’da 5-9 yaş arası 131 milyon çocuğun, 207 milyon ergenin ve 2 milyar yetişkinin fazla kilolu olduğu ortaya çıkmıştır. Fazla kilolu ergen ve yetişkinlerin yaklaşık üçte birinin, fazla kilolu 5-9 yaş arası çocukların ise %44’ünün obez olduğu belirlenmiştir. Yanlış beslenmenin ekonomik maliyeti ise sarsıcı boyuttadır. Yanlış beslenme üzerine yapılacak yatırım ve harcanacak kaynaklar, ortaya çıkacak hastalıkların tanı, teşhis ve tedavi maliyetlerinden çok daha az olduğu artık bilinen bir gerçek ama bu konu hakkında da ne ülkemizde ne de Dünya da yeterince kamuoyu ve proje gerçekleştiremiyoruz.

 Türkiye nin de içinde bulunduğu Ekonomik yavaşlama ve gerilemelerin son yıllarda gıda güvenliği ve beslenme üzerindeki olumsuz etkilerinin en sert yaşandığı 65 ülkeden 52’sinde ekonomi, ağırlıklı olarak ham madde ihracatı/ithalatına dayanmaktadır.Ekonomik yavaşlama ve gerilemeler, eşitsizliklerin daha fazla olduğu gıda güvenliği vebeslenme alanlarına da orantısız zarar vermektedir. Gelir eşitsizliği şiddetli gıda

güvensizliği riskini arttırmakta olup, bu etki, düşük gelirli ülkelerde orta gelirli ülkelere kıyasla yüzde 20 daha yüksektir. Gelir ve refah eşitsizlikleri yetersiz beslenme ile yakın ilişki içindeyken, daha karmaşık eşitsizlik modelleri ise daha çok obezite ile ilişkilidir.

İthalat bağımlılığı, ülkelerin küresel fiyat dalgalanmalarına karşı hassasiyetini arttırdığı için önemlidir. Son yıllarda birçok bölgede, ekonomik büyümede görülen yavaşlama ve gerilemeler büyük ölçüde emtia fiyatlarındaki belirgin düşüşlerle açıklanmaktadır. Türkiye gıda emtialarında kendine yeten bir ülke konumundan bağımlı bir konuma gelmiştir.

Verilere göre 1960 yılında 72 milyonu geçen hayvan sayısı, 2009 yılında en düşük seviyesi olan 37.7 milyon seviyesine indikten sonra tekrar yükselişe geçmiştir.  1960 yılı baz alındığında 2018 yılına kadar olan dönemde kırmızı et üretimi gerçekleştirilen toplam hayvan sayısında yüzde 13'lük bir azalış olmuştur. 1960 yılında kişi başına 3 canlı hayvan düşerken şu anda kişi başına düşen canlı hayvan sayısı ciddi oranda azalmış ve kişi başına 0,8 adet/yıl a düşmüştür. Bu değişim yanlış politikalardan başkla hiçbir şey ile açıklanamaz.

Türkiye de gıda fiyatları son bir yılda ortalama %40 arttığını düşünüyoruz, gıda fiyatlarındaki artış ucuz ürünlere olan rağbeti getirdi. Böylesi durumların iki büyük ve kötü sonucu olabiliyor. Birincisi gıda güvenliği ve hijyenik üretimi önceleyen işletmelerin rekabet gücü düşüyor ve iflas riski ile karşı karşıya kalıyor. Bu durumda ülkemizde gıda güvencesinin sağlanması bakımından çok büyük bir risk..

İkincisi ise kayıtsız merdiven altı işletmelerin rekabet gücü kazanması ile geniş kitlelere güvensiz, izlenebilir olmayan kayıt dışı gıda tedarik zincirleri kuruluyor.

YAZARIN DİĞER YAZILARI
FACEBOOK YORUM
Yorum